KAYBETMENİN YAKIN TARİHİ

Yaşanılanların ne anlama geldiğini kimse bilmiyordu. Kaderse, kaderdi. Bu saçmalıklara sorumlu bulmak biraz olsun rahatlatıyordu. Kavurucu sıcağın altındaydık tüm gün. Güneş bir şekilde beynimizden girip ırzımıza geçiyordu. Namuslu kalmaya çalışıyorduk, nafile. Tükeniyorduk ama beraberdik. 

 

Ay gökyüzünde dolunay haliyle süzülürken geldik simit sattığımız denizin önüne. Gece ilerlemişti. El eleydik. 

‘’Her şey güzel olacak!’’ dedim gözlerimi gözlerine dikerek.

‘’İnan sevgilim’’ dedi Mustafa gözlerini devirerek. ‘’İnsan bazen mutlu bir yalana bile ihtiyaç duyuyor!’’

 

 Anne babasını kısa süre önce kaybetmişti Mustafa. Trafik kazası. Yaşanılacak en kötü şey başına gelmişti belki de. Araçtan sağ çıkan tek kişiydi. Ailesinden savrulan parçalar caddedeydi. İkisi için de çok geç kalınmıştı. Arka koltuktaki Mustafa derin travmalar ve birkaç kırık eşliğinde kurtulmuştu. Sonrası benimle. İyi gelmek istiyordum, yaralarını sarmak. On sekiz yaşına bastığım gün ayrılmıştım yetimhaneden. Üzerimde ismini vermek istemeyen bir hayırseverin yurda bağışladığı siyah tişörtüm vardı. Tişörtün göğsünde şirketin logosu. Sırtımda da birkaç parça elbise sıkıştırdığım çanta. Siyah saçlarım uzanıyordu çantanın üzerinden. Köşede simit satıyordu Mustafa. Tasarruf edecek bir şeyim yoktu, mecburdum. Yaklaştım yanına. Mutsuzluğu yüz ifadesi edinmişti. 

 

‘’Ne kadar?’’ dedim bütün ruhsuzluğumla. 

‘’İki lira!’’ diye cevapladı. Kaşının üzerinde derin kavisli bir iz. Yüzüme bile bakmaya tenezzül etmemişti. Simit satmak yerine yaralarını gizliyordu adeta. Yaralı birini anlamak zor olmuyordu benim için. Kendimi bildim bileli kanıyordum. 

 

‘’Ver bi’ tane’’ dedim cebimdeki bozuklukları çıkarırken.

Peçeteye sarıyordu o sıra simidi Mustafa.

‘’Lüzumu yok!’’ diyerek uzandım simide. Elimdeki bozuklukları döktüm avucuna. Dört tane elli kuruş.  

 

Hiçbir şey söylemeden döndüm arkamı. Beş parmağımla sıktığım simidi elimde sallayarak yürüdüm. Trafiğin insanı aptal eden gürültüsü eşliğinde uzayıp gitmek istedim. Gidecek bir yerim yoktu. İlk defa yalnız başımaydım. Yurttan çıktığım ilk gün. Kimsesiz olmak ile yalnız kalmak arasında bir fark vardı. Simitçinin karşısındaki banka otururken fark ettim. Bilmenin anlamı yoktu. Yaşam yirmiye kadardı belki de. Gerisi tutunma çabasıydı. İki yılım daha olabilirdi. Ağır ağır yemeye başladım simidimi. 

 

Trafik kazasından sonra belli bir süre caddeye çıkma korkusu oluşmuştu Mustafa’da. Lükse yer yoktu. İşimiz caddedeydi. Kederimize yenik düşmek demek yeni kederler peydahlıyordu. Buna daha fazla katlanamazdık. Ortalama on yedi yaşındaydı Mustafa ailesini kaybettiğinde. Her seferinde farklı yaşlar söylüyordu. Anlamlandırmak pek de zor değildi. Önemi de yoktu bizim gibiler için. Ne sayıların, ne gökyüzündeki maviliğin ne de mevsimlerin.

 

Önümde uzanan denize baktım uzun uzun. Arada bir simidimden bir ısırık alıyordum. Tadı yoktu ve sorunun simitte olmadığını biliyordum. Martıları seyrettim bir süre. Yaşam mücadelesi veriyorlardı bir parça simit için. Başımı çevirdim, simitçiyle göz göze geldik bir an. Başka yöne ani bir manevra yaptı. Ben onun bakmamasının rahatlığıyla uzun uzun bakmaya devam ettim. Gençti henüz. Saçlarında tek bir beyaz yoktu ama yüzü çökmüştü. Belki de zayıflıktan diye düşündüm. Bir süre sonra hiçbir şey düşünememeye başladım. Anlamsızca izliyordum. Martıların yüksek sesi dağıtmıştı dikkatimi. Başımı denize çevirdim tekrar. Birkaç kişi yemliyordu. Martı sürüsü toplanmıştı hemen önüme. Bir ısırık daha aldım simidimden. Büyük bir parça koparıp martılara doğru fırlattım öfkeyle. Hiçbiri attığım parçayı almak için hamle yapmadı. Doğrudan denizi boyladı. Simit kurtulmuştu. Sinirlenmiştim içten içe. Kuşlara bile öfkelenecek bahanesi olması için insanın gerçekten mutsuz olması gerekirdi. Şartları sağlıyordum.

Bir ısırık daha aldım aptal martıların arasından gözlerimi denize dikerek. 

 

Gelip geçen insanlar dikkatimi çekmiyordu. Umursamıyordum. Farklı bir hikayem vardı. Yalnızlık bir yanıyla güzeldi. Kimseyi dinlemek zorunda kalmıyordun. Kendi derdin en büyüğüydü haliyle. Deniz manzaralı bankımda simidimin yarısını geçmiştim bile. Martıların mani olmaya çalıştığı deniz manzarasını şimdi de bir ayran bozmuştu. 

 

Ayran?

 

‘’Kuru kuru gitmez’’  dedi yanımda beliren simitçi, elindeki ayranı bana uzatırken.

‘’İstemez!’’ dedim bana uzanan ayranlı elini görmezden gelerek. 

İyiliğin gebe kalmakla aynı şey olduğu öğretilmişti yurtlarda. Öyleydi de. Kimse karşılıksız bir şey yapmazdı. Buna inandırılmıştım. 

 

‘’Buraya bırakıyorum!’’ dedi bankın üzerine ayranı koyarken.

‘’İstemez dedim’’ diye çıkıştım tekrar.

‘’Canın isterse içersin!’’ dedi simitçi arkasını dönüp giderken.

 

Ayranı bankın üzerine bıraktı ve tekrar küçük seyyar arabasının başında beklemeye koyuldu. Kimseden bir iyilik beklemiyordum. İhtiyacım yoktu. Varsa da bunu yansıtmamam gerekirdi. On sekiz yaşında genç bir kızdım ve artık kararlarımın ardında durmak zorundaydım. 

 

Simitçiye baktım dik dik. Bir kere olsun bana bakmamıştı.

Banka bıraktığı ayranla göz göze geldik. Elime aldım. Tarihine baktım çok umrumdaymış gibi. Bir anda yırtıverdim üzerindeki jelatini. Sıkı bir yudum aldım. İyi hissettiriyordu. Yurtta içtiğim ayranlardan farklı bir anlamı vardı. Simitçinin ayranı açtığımı fark edip etmediğini bilmiyordum. O tarafa bakmaya utanır olmuştum ayranı açtıktan sonra. Hem simidi hem de ayranı bitirmiştim yarım saat içinde. Bir süre daha oturdum. Hava kararmak üzereydi. Kalkıp gitmeyi düşündüm. Gideceğim hiçbir yer yoktu. Beni birkaç gün apart köşelerinde idare edecek kadar param vardı. O arada iş bulur kendi kendimi idare ederim diye düşünüyordum. Simitçiye doğru baktım. Kalan simitleri düzenliyordu. Önlüğünü çıkardı ve yanındaki poşetin içine koydu. Seyyar arabasının iki tekerinin önüne koyduğu taşları kenara çekti eliyle. Gidiyordu. 

Benim olduğum tarafın tam tersine doğru. İçgüdüsel olarak ayağa kalktım. Yaptığıma anlam veremeyip aynı telaşla geri oturdum. İttirdiği arabasıyla ağır ağır ilerlemeye devam ediyordu. Üzerimdeki simit kırıntılarını silkeledim aşağıya doğru. Peşinden gitmeye karar verdim. Elli metre uzaklaşmıştı bile. Belki de yüz. Mesafelerle aram pek iyi değildi. Yürümeye başladım. Ne yanına gitmeye cesaret edebiliyordum ne de peşini bırakmaya. Aramıza göz kararı bir mesafe koyup takip etmeye devam ettim. Ne için takip ettiğimi kendime açıklayamamıştım. Büyük binaların arasından gecekondulara doğru süzülüyordu. Hava neredeyse kararmıştı. Beyaz kireçle boyanmış tek katlı bir evin önünde durdu. Ben de durdum. Evin önünde kalın gövdeli bir dut ağacı vardı. Ağaca takılı kilidi cebinden çıkardığı anahtarla çözdü. Kilidin bir ucunu seyyar arabasından geçirip ağacın gövdesinden doladı ve kilitledi. Burada oturuyordu belli ki. İçeriye doğru yöneldi. Koşmaya başladım. Girmeden yakalayıp ne yapacağımı bilmiyordum. Hiç değilse bir teşekkür ederim diye düşündüm. Bir bahane bulmuş olmak hızımı daha da artırdı. Cebinden çıkardığı anahtarla kapıyı açarken bir yandan ayakkabılarını çıkarıyordu. İçeriye adımını attı. İkincisini de atıp kapıyı dünyanın suratına kapatmak üzereydi ki.

 

‘’Heeeey!’’

 

İki defa arka arkaya heyledim. İkincisinde durdu. Kapanmak üzere olan kapıyı içeriye doğru sürükledi. Sağ eliyle tuttuğu kapının önünden bana doğru dikti gözlerini.

 

 

‘’Buyrun!’’

 

Ne buyuracağımı bilmiyordum. Nefes nefese kalmıştım zaten.

 

‘’Bir sorun mu var?’’ diye yineledi sorusunu.

‘’Hayır!’’ diyebildim nefeslerimin arasından. ‘’Sadece teşekkür etmek istedim!’’

‘’Bir şey değil!’’ dedi kapıyı yavaşça üzerime doğru kapatırken.

 

Kapı üzerime kapanıyordu ve kendimi bu kadar küçük düşürmek bana yetmemişti.

 

‘’Görüşmek üzere!’’ diye bağırdım anlamsızca. Görüşmeyeceğimizi biliyordum. Sesimle kapının kapanma gürültüsü birbirini havada yok etti. 

 

Döndüm arkamı. Geldiğim yere doğru yürümeye başladım. Karanlık kaplamıştı bir kere daha güneşle bile aydınlanmayan dünyamı. Az önceki yerime gelip kapkara denizin önüne dikildim. 

 

Kaldırım taşının üzerine oturdum. Hiçbir şey yapmadan ve hatta düşünemeden bile dakikalarca. 

 

Bir el hissettim meleklerin terk ettiği omzumda. Kafamı kaldırdım.

Elin sahibi az önceki simitçiydi.

 

Mustafa.

 

Yaralarımızdan tanıdık birbirimizi. 

 

 

 

İki yıl sonra bugün.

 

Ay gökyüzünde dolunay haliyle süzülürken geldik simit sattığımız denizin önüne. Gece ilerlemişti. El eleydik. 

‘’Her şey güzel olacak!’’ dedim gözlerimi gözlerine dikerek.

‘’İnan sevgilim’’ dedi Mustafa, gözlerini devirerek. ‘’İnsan bazen mutlu bir yalana bile ihtiyaç duyuyor!

Son sözleriydi. 

 

Bıraktı kendini serin sulara.

Ve ardından ben.

Her şey güzel olacaktı.

 

Yorumlar

Popüler Yayınlar