ÖĞRETMENİN KAÇ DAKİKA KALDI?
İnsan başka bir şeye daima muhtaçtır. Bu yalnızca insan olmak zorunda da değil. Yeşile muhtaç, adını dahi bilmediği hayvan türlerine muhtaç, yolda görse almayacağı nesnelere muhtaç, bunun bir sonu yok. Ama tümünü tek bir başlık altında toplayabileceğimiz kelime grubu mevcut. Ait olma hissi. Hepimiz bir yönüyle hayatın bir ucundan tutunmak için birinin veya bir şeyin bizi sarıp sarmalamasına o kadar muhtacız ki. İnsan olduğumuzu, topluma kendimizi kabullendirebilmemizi, hayatta kendimize bir alan açmamızı başkalarının bize verdiği değerle ölçmek mümkün. Bunun aksini de iddaa edebilirsiniz, her şeyin aksi iddaa edilebilir pekala. Mutlak bir doğrunun olduğunu düşünmek en büyük yanılgılarımızdan biridir oysa ki. Neyse asıl mevzunun bağlamasını yapmak için o detaylara girmek istemiyorum. İnsan yanlış kararlarının toplamıdır desem bile bir fitili ateşlemiş olacağım. Benim derdim öğretmenin ait olması gereken yer ile ilgili. Normal bir iş kolu olarak baktığımızda devlet kadrosunun bir memuru, ait olduğumuz yer de önüne dikilince kendimizi önemli atfettiğimiz sınıflar olabilir. Bu mu öğretmenliğin bütün numarası?
Öğretmenlik hakkında bir sürü şey söyledim ama içten içe hep şunu savundum; öğretmenlik alışılagelmişi reddedip kendini yenileme sanatıdır. Eğer ki sürüye uyarak, derse zamanında girerek, evrakları eksiksiz doldurarak, fikirlerimizi idari düşüncelere göre şekillendirerek, sınıfların mutlak hakimi olmayı tek hedef haline getirerek bu 'işi' iyi yaptığımızı düşünüyorsak, yaptığımız tırnak içerisine özellikle aldığım gibi yalnızca 'işini' iyi yapmaktır.
Peki asıl derdimiz ne olmalı? Öğretmenliğin kendi içerisinde barındırdığı birçok derdi elbette var, bu dertlerin özneleri de genelde diğer öğretmenler. Elbette hiçbirimiz mükemmel değiliz, olmak zorunda değiliz, hata yapmanın bir şeyi başarmak için ilk şartı olduğunu, denemenin ve yanılmanın insanı ders çıkararak daha iyi olmaya yönelttiği apaçık ortada.
Öğretmenin bir derdi de elbette işin iş olan kısımlarını makul seviyelerde yapmaktır. Anlatmak istediğim mesele de bu; derse zamanında girmek, her gün ödev göndermek, derste tahtayı doldurmak, konuları yetiştirmek, şu ne halta yaradığını bir türlü anlamadığımız sınıf defterlerini doldurmak zaten öğretmenin görevi, bunu yapmak lütuf değil. Bir şey lütuf olarak gösterilecekse o da hiçbir ayrım yapmadan öğrencinin kalbine girmenin yollarına kafa yormaktır. Dersi süreyle sınırlı, dakika sayılan, sıkıntıya sokan zamanlar haline getirirsek, orada bulunma sebebimizin bir kalbe dokunmak olduğunu öğrenciye geçiremezsek en çok duyacağımız şey budur!
Öğretmenim kaç dakika kaldı?
Yorumlar
Yorum Gönder
fikirler buraya yazılana kadar özgürdür.